Sağlık hukukunun en hassas ve etik açıdan en çok tartışılan konularından biri, duran kalbin veya solunumun tıbbi müdahalelerle yeniden başlatılması işlemi olan kardiyopulmoner resüsitasyon (CPR) uygulamalarıdır. Tıp biliminin gelişmesiyle birlikte yaşamı uzatma imkânları artmış; ancak bu durum, yaşamın son dönemindeki hastalar için resüsitasyon kararlarının hukuki boyutunu ön plana çıkarmıştır. Türkiye’deki yasal düzenlemeler çerçevesinde resüsitasyon kararının sınırları, hastanın özerkliği ve hekimin tıbbi yükümlülükleri ekseninde şekillenmektedir.
Tıbbi Müdahalenin Hukuki Dayanağı ve Hastanın Rızası
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 17. maddesi uyarınca, herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz ve rızası olmadan tıbbi müdahaleye tabi tutulamaz. Bu temel ilkeler, Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Hasta Hakları Yönetmeliği ile de detaylıca güvence altına alınmıştır.
Olağan şartlar altında her türlü tıbbi müdahale, hastanın aydınlatılmış onamına bağlıdır. Ancak acil durumlarda ve hastanın bilincinin kapalı olduğu anlarda, hekimin hastanın yaşamını koruma yükümlülüğü ön plana çıkar. Bu gibi durumlarda rıza aranmaksızın müdahale yapılması hukuka uygundur. Yine de hastanın tedavi sürecinde geçerli bir irade beyanıyla müdahaleyi reddetme hakkının sınırları hukuki açıdan kritik önem taşır.
Türkiye’de DNR (Resüsite Etmeyin) Talepleri ve Ötanazi Yasağı
Batı hukukunda yaygın olarak kullanılan ve hastanın kalbi durduğunda canlandırılmak istemediğini belirten “DNR” (Do Not Resuscitate) direktifleri, Türk hukuk sisteminde doğrudan kabul görmemektedir. Bunun en temel nedeni, mevzuatımızda yer alan kesin ötanazi yasağıdır. Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 13. maddesine göre, ötanazi yasaktır ve tıbbi gerekçeler dışında yaşama hakkından vazgeçilemez.
Hasta kendisi hakkında önceden “beni hiçbir şekilde canlandırmayın” şeklinde bir beyanda bulunmuş olsa dahi, Türkiye’de yaşamı koruma ilkesi kamu düzenine ilişkindir. Dolayısıyla, tıbben iyileşme imkânı ve müdahale şansı bulunan bir hastaya yalnızca “hasta talebi” gerekçesiyle resüsitasyon yapmamak, hekim açısından cezai ve hukuki sorumluluk doğurabilir.
Tıbbi Yararsızlık (Futilite) ve Hekimin Mesleki Takdiri
Resüsitasyon uygulanmaması veya başlatılan müdahalenin sonlandırılması kararı, ancak tıbbi yararsızlık (futilite) durumunda hukuki zemine oturur. Tıbbi yararsızlık, uygulanacak resuscitation işleminin hastaya hiçbir biyolojik veya klinik fayda sağlamayacağı, ölüm sürecini engellemek yerine yalnızca yapay olarak uzatacağı halleri ifade eder.
Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında da vurgulandığı üzere, hekimlerin tıbbi standartlara (endikasyon) uygun hareket etme yükümlülüğü bulunmaktadır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 506. maddesi uyarınca hekim, üstlendiği vekâlet görevini mesleki özenle yerine getirmek zorundadır. Eğer resüsitasyon işlemi tıbben faydasız hale gelmişse veya tıp bilimi açısından kesin ölüm gerçekleşmişse, müdahalenin sonlandırılması hekimin mesleki takdirindedir ve TBK m. 49 kapsamında bir haksız fiil veya kusur oluşturmaz.
Hukuki Sorumluluktan Korunmak İçin Dikkat Edilmesi Gerekenler
Hekimlerin ve sağlık kuruluşlarının resüsitasyon kararları nedeniyle hukuki veya cezai yaptırımlarla karşılaşmaması adına şu hususlara uyması önem arz eder:
- Eksiksiz Belgeleme: Resüsitasyonun başlatılma saati, uygulanan tıbbi adımlar, müdahalenin sonlandırılma gerekçesi ve toplam süre detaylı olarak hasta dosyasına ve epikriz raporuna işlenmelidir.
- Uzman Konsültasyonu: Özellikle terminal dönemdeki hastalar için müdahalenin tıbben yararsız olduğu hususunda birden fazla uzmanın görüşünün alınması hukuki güvence sağlar.
- Hasta Yakınlarının Bilgilendirilmesi: Tıbbi durumun seyri ve müdahalenin teknik olarak fayda sağlamadığı gerçeği, hastanın kanuni temsilcilerine veya yakınlarına şeffaf bir dille anlatılmalıdır.
Sonuç
Resüsitasyon kararları, hastanın yaşama hakkı ile hekimin tıbbi standartlara ve özen borcuna uyma yükümlülüğünün kesiştiği noktadır. Türk hukukunda hasta özerkliği önemli bir ilke olmakla birlikte, yaşama hakkının korunması esastır. Tıbben kesin olarak fayda sağlamayacağı sabit olan durumlar dışında resüsitasyon yükümlülüğünden kaçınılamaz; bu nedenle sürecin tüm tıbbi ve hukuki kurallara uygun olarak belgelenmesi hem hastaların hem de hekimlerin haklarını korumak adına zorunludur.

Anahtar Kelime : resusitasyon hukuku

